
Gözleri yaşlı bir halde karanlık gecede gökyüzüne dönerek “sen yalnızlığın ne demek olduğunu bilir misin?” diye haykırdı O’na.
Ve sonra ne yaptığını anladı. Ama artık çok geçti…
“Evet…” diye yankılandı evren. “Ya sen?”

Gözleri yaşlı bir halde karanlık gecede gökyüzüne dönerek “sen yalnızlığın ne demek olduğunu bilir misin?” diye haykırdı O’na.
Ve sonra ne yaptığını anladı. Ama artık çok geçti…
“Evet…” diye yankılandı evren. “Ya sen?”

Okulun ilk günündeydi…
Müdür kürsüye çıkmış, farklı görevler için ögrencilere parmak kaldırtıyordu.
O, ögrenciler arasinda görev almaya en istekli olanıydı. Sürekli parmak kaldiryor, müdüre sesleniyor ve yer yer yerinde zipliyordu. Ama müdür onu görmezden geliyor, hiçbir şey icin seçmiyordu. Bir süre sonra icindeki heves yerini kırgınlığa ve burukluğa biraktı. Artik parmak kaldırmayı da bırakmıştı.
Tüm çocuklar farklı görevler almış olarak hallerinden memnundu.
O hariç…
Müdür görevlerle ilgili detaylar vermek üzere aşağı indi. Çocuklarla konuştu.
Bunlar görmek ondaki kırgınlığı isyana çevirmisti!
Çocuklarla konuşması bitince, müdür tekrar kürsüye cikti.
“Ve simdi okulumuzun açılış konuşmasını yapacak öğrencimiz..” dedi.
Herkes bu ne önemli görev için çığlıklar atarak öne geçmeye ve seçilmeye çalıştı. Aralarından sadece o parmak kaldırmıyor, bir kösede olup biteni izliyordu. Bir anda, böyle seyler için yarışmanın, keyfini kaçırmanın ve bunları arzulamanın ne kadar saçma olduğunu idrak eti.
O sirada müdür gözlerini ağır ağır ona çevirdi ve sabitledi.
“Iste şu… dedi, derin bir tonla.
“Köşede oturan ve unutulduğunu düşünen arkadaşınız…”

Dünyanda hiç kimse süphelenmiyor mu şu koskoca varoluştan? Şüphelenmiyor değil mi?
Boşlukta yol alan bir toprak parçasının üzerinde yaşıyor ama varoluş hakkında hiç bir bilgisi yok değil mi?
Var olan neden var? Nasıl var? Tüm bunların arkasında ne var?
Her şey normalmiş gibi her gün erken kalkıp her şey normalmiş gibi günlük işlerini yapıyor ve hiç bir şey olmamış gibi yatıyorlar değil mi?
Aslında tam da böyle yaptıkları için evet hiç bir şey olmuyor evrenlerinde.
Yattıktan sonra uyuyor, yaşamın üçte birini oluşturan uykusu sırasında bilinmedik bir hale giriyor, bilmediği yerlere gidiyor her gün. Gözlerini açtığında bazı görüntüler haricinde hiç bir şey hatırlamıyor. Ve bunu da gayet normal zannediyor.
Şüphelenen, sorgulayan deli/meczup olur onlar akıllı öyle mi?
En büyük büyük günah farkında olmamaktır. Zira tüm günahlar ondan doğar.

Yıllar önceydi ama yine de çok geçti. Kendimden daha iyisini beklerdim.
Çok geç anladım bunu…
Yaptıklarımın anlamsızlığını çok geç anladım.
Bir kez dahi düşünmemiştim, çocukluğumdan aklima sokulan o sözde ‘başarı’ kavramının aslında kazandırdığından çok daha büyük bedeller alacak bir hayal olduğunu. Aslında ‘tam bir başarı-sızlık’ olan ‘yalandan bir başarı’ için harcadım, tüm hayatımı.
Ve bunlarin sonucunda, ayni başarısızlıkla yaşamımın finaline doğru ilerliyordum.
Yaşamın çalışmak ve hayatta kalmaktan çok daha fazlası olduğunu, kendimce büyük bedellerle ögrenmis biri olarak…
Yaşamaya başlamak için hayatının sonunu beklemenin ne kadar anlamsız olduğunu anlamış biri olarak!
EN KISA ANDIR MUCİZE
Yalnız kalmaktan daha kötü şeyler de vardır hayatta ama genellikle bir ömür alır bunun farkına varmak. O zaman da çok geçtir ve çok geçten daha kötü bir şey yoktur hayatta…
Charles Bukowski
( 1920 – 1994 )

Antikalar gibidir insanlar da..
İlk dogduklarinda flaslar patlar, alkis kiyamet. El üstünde tutulurlar. Ilgi hep onlarin üstündedir. Sonra zamanla ilgi azalmaya baslar. Cünkü varliklarina alismistir artik çevresindekiler. Bir süre sonra artik kendi basinadirlar. Ilgi istiyorlarsa, bu durduklar yerden olmaz. Çünkü ilgi hep ‘yeni doganlar’ veya ‘yenilenenler’ üzerindedir. Tipki ürünlerin yenileri ciktiginda eski modellerine olan seyler olur, yenilenmeyen insanlara da…
Zaman gectikçe, yalnizlasir bir anlamda insan. Uzaklasir sanki o kalabaliklardan. Az da olsa bir ışık vardir, hayatını aydinlatan. Ama zamanla oda loşlaşır. Bu, artik iyice eskiyen ürünlerin hallerine denk gelir. Artik cok da gerekli hissetmez kendini. Ve zamanla karanlikta kalır. Depoya kaldırilan eski bir esya gibi.” Peki hikâye burada bitiyor mu?” “Elbete hayir!” Bir gün o karanlik odanin kapist açılır. Kapıyı açanlar o odada değerli bir şeyin durduğunu görür. Bir antika!
O gün tekrar ilgi onun üzerine odaklanır. Flaşlar patlar. Alkış kopar. İşte bu da, üreten yaratan ve eser veren insanların değer kaybetmemesi ve ya öyle görünmüş olsa bile günü gelince tekrar değerini bulmasına denk düşer.
İnşallah anlaşılır.